Anasayfa

Okullarda Gösteri Sezonu Başladı!


Bahar gelince Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, bahara merhaba buluşması, yılsonu şenliği, okuma bayramı, hoş geldin yaz partisi, geleneksel pilav günü, mezuniyet töreni, veda partisi gibi gerekçelerle yapılan gösteriler için yer, müzik, kostüm, dekor, davetiye, ücret,  prova, prova, prova, prova…  derken bir telaş başlar okullarda.

Özellikle okulöncesi kurumlarında bir işkenceye dönüşen ancak ne velilerin, ne öğretmenlerin, ne de okul yönetimlerinin vazgeçemediği gösteriler pedagojik açıdan pek çok eksikliğine rağmen okullarda önemli bir yer tutuyor.

Genellikle; drama, müzik, jimnastik, dans vb. gibi farklı dalların bir yıl boyunca yaptıkları çalışmaların sunulduğu bu etkinliklerin “Gösteri”den öte “Gösteriş”e dönüşmesi göz ardı edemeyeceğimiz bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Bu nedenle “Erken çocukluk eğitiminde gösteri yapılmalı mı?” sorusunu tartışmaya açmadan, yapılmaması gerektiğini gerekçeleri ile aşağıdadır.

Çocuk açısından gösterilerin; topluluk önünde sahneye çıkma, kendini ifade etme, ekip ruhu gibi kazanımları söz konusu olabilir. Pratiğe baktığımızda ise; kazanıma hizmet edecek biçimde sunulacak performansa ilişkin çocuğun görüşü, isteği ve seçimi gibi tutumlar hiçbir zaman söz konusu olmaz. Öğretmen neyin, nasıl sahneye taşınacağı konusunda karar verir. Bu durumda modelle öğrenen çocuğa öğretmenini tekrar etmek ve taklit etmekten başka çare kalmaz. Bir çocuk için aylarca süren bu tekrarların ne kadar sıkıcı olduğunu tahmin etmek hiç zor olmasa gerek. Sıkıcı geçen bu süreci yönetebilmek için, “Gösteride/provada istediğim gibi davranana şeker var” gibi ödül ve ceza üzerinden yapılandırılan eğitim devreye girer. Tüm bunlara rağmen çocukların geneli için gösterilerden elde edilecek kazanımlar olabilir. Ancak sahnede rolünü ya da sorumluluğunu unutan ya da eksik yapan bir çocuk için durum farklıdır. Yetişkinler için çok sempatik hatta komik olan bu durum çocukta aynı etkiyi yaratmaz ve komik duruma düştüğü için utanır, kendini çok kötü hissedebilir. Bu duyguyu bir çocuğa yaşatmaya, belki de ömür boyu etkisi gösterebilecek topluluk önüne konuşamama ve sahne fobisi yaratmaya kimin hakkı var?

Öğretmen için bir tür sınav olan bu gösterilerde en iyiyi hazırlamak, meslektaşlarıyla olan rekabet ve diğer koşullar öğretmenin gözünü kör eder ve o süreçte özne olması gereken çocuk hızlıca nesneye dönüşür. Yetenekli(!) olan çocuk başrolü ya da sahnede önlerden bir yeri tartışmasız alır, belirgin olan egosu bencilliğe ve erkenden starlığa doğru yolculuğa çıkar. Kendini performansın gereği olan dans, müzik ve rolle değil de başka bir şekilde ifade eden yeteneksiz(!) çocuk hiçbir zaman star olamayacağı bilgisiyle üzüntüyle kendini değersiz hissetmeye devam eder. Tüm farklılıklarına rağmen “her çocuk özeldir ve bireydir“ söylemi yerle bir olur.

Öğretmen açısından bu yük genellikle dışarıdan gelen drama, müzik, dans ve tiyatro eğitmenlerinin sorumluluğundadır. Alanlarında aldıkları eğitim ve yetkinlikleri tartışmaya açık olan eğitmenler genellikle haftada bir gün bir ders saati sınırlılığında çocuklarla birlikte olur, öğrenci başı ücret alır ve bu yaygın tutum kocaman bir rant oluşturur. Henüz ülkemizde öğretmenlik olarak tanımı yapılmayan yaratıcı drama başta olmak üzere birçok alanın kirlenmesine neden olur.  Eğitmen için bir dönem etkinliğini yapıp ikinci dönem gösteriye hazırlanmak program yapma zorunluluğunu ortadan kaldırdığı için gayet pratik olur ve birkaç yıldan sonra genişleyen dağarcık sayesinde düşünmeye bile gerek kalmadan gösteriler hazırlanır. Özellikle okulöncesi dönemde “Sonuç değil süreç önemlidir“ gerçeği işlerliği kaybeder. Tek sorun veliyi memnun edecek rolü her çocuk için bulabilmektir.

Okul yönetimleri ise; okul aile işbirliği, veli katılımı konularında farklı yöntemleri bilmez ya da tercih etmezler. Gösteri ve yan sanayisi(!) üzerinden okula maddi kaynak yaratabildiği, sanat eğitimi konusunda yetersiz bilgisi, velinin isteklerine boyun eğmesi ve çocuk merkezli bakış açısının olmaması nedeniyle gösteriler okul kültürünün önemli bir öğesi olarak yer alır.

Çocuğunun yaptığı her şey kendisine muhteşem gelen anne baba sahnede gördüğünü yaşam başarısı gibi algılar. Çocuğun sanatsal ve estetik gelişimi konusunda yeterli bilgiye sahip olmaması okuldan beklentisini sığ bir biçimselliğe taşır. Fotoğraf ve video çekmekten gösteriyi nitelikli biçimde izleyemeyen veliler, anı yaşamak yerine anı belgelemekle zaman geçirir. Gösterilerin çocuğun eğitimine ve gelişimine nasıl bir katkısının olduğunu analiz etmek aklının ucundan bile geçmez. Bu durumda çocuğun bireysel özellikleri, gelişim özellikleri, öğrenme stilleri, kendine özgülüğü, kendisiyle barışık olması özetle “birey” olması çok üstte kalan kavramlar olur.

Sözgelimi 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda “Hadi, hadi, hoş geldin yar”, “Ankara’nın bağları” gibi popüler kültürün dayattığı parçalarla hazırlanan danslarla kutlamak amaç ve sonuç açısından çok çarpıcı örneklerdir. Sözde çocuklar için düzenlenen bu özel ve güzel günlerde çocukların “eğlenen” değil “eğlendiren” durumunda olması kesinlikle çocukların hak ihlaline girer.

Yukarıdaki betimlemeler ve tespitler yirmi yılı geçkin okulöncesi kurumlarındaki yaşantı ve gözlemlerden hareketle yazıya dökülmüş olup bir yargı içermemekte ve iyi örnekleri kapsamamaktadır. Elbette çocukları örselenmediği, zorlanmadığı, merkezde olduğu, kendi seçimi ile şekillenen, okul aile iletişimini güçlendirecek pek çok özgün ve yararlı etkinlik yapılabilir ve yapılmaktadır. Bu başka bir yazının konusu olacak kadar önemlidir.

Herkesi kuşatan tüketim kültürünün bir sonucu olan “Gösteri(ş)”lerin eğitim süreçlerinden çıkarılması ve hızla büyüyen bu ranta son verilmesi konusunda eğitimcilerin ve ebeveynlerin sorumluluk alması kaçınılmazdır. Her şey çocuklar için..


     Copyright © 2007 www.fhalezer.com    iletişim: ferhat@halezeroglu.com.tr



Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam7
Toplam Ziyaret69651
1.KİTABIMIZ
2.KİTABIMIZ
3.KİTABIMIZ

İlklerin kısa özeti

MEB-EBA

Online test çözme

İnteraktif site

KURSİYERNet-MEB